İlginç bir Saxon Dönemi Kurgusal Tarih Serisi

lastkingdom102

Tam olarak hatırlamıyorum ama en azından bir kaç yıl önce bir kitapçıda gördüm, Azincourt. Bir iki hafta sonra liseden bir arkadaşım aynı yazarın, Bernard Cornwell’in, başka bir kitabını okuyordu. Daha çok ortaçağ İngiltere’sinde geçen kitaplar yazan bir yazar olduğunu anladım. Geçtiğimiz haftalarda bir yerde Telegraphın bu haberin anlattığı olayı duydum:

Telegraph – Bernard Cornwell talks about Last Kingdom and Game of Thrones

Kısaca söylemek gerekirse , Bernard Cornwell, Game of Thrones’ın senaryosunun çok ‘dull’ yani yavan olduğunu bu yüzden diziyi seksapalite vb. şeylerle reyting almak için doldurduklarını “ancak kendi serisinin böyle bir problemi” olmadığını söylüyor.

Şimdi daha ileri gitmeden önce Game of Thrones konusuna bakalım, diziye bir miktar baktığımda bir çok kişinin de söyleyeceği gibi genel olarak kitabı gibi ancak kitabında üstün körü geçilen cinsel sahneler bolca konulurken kitapta daha detaylı anlatılan diğer olaylar ya hiç anlatılmayıp ya da üstün körü geçilen bir dizi. Bunun sebebi de başka dizilerde de görüldüğü gibi cinselliğin reyting alması olduğunu düşünmekteyim. Ancak GoT sadece bu yüzden popüler demek ise hakaret bile sayılabilir. A Song of Fire and Ice serisi yani GoT dizisinin baz alındığı kitap serisi gerçekten iyi yazılmış bir seri ki aslında Bernard Cornwell’de http://www.bernardcornwell.net/readingclub/a-game-of-thrones/ kendi sitesinde öyle söylemiş. Fakat dizi kitaba göre o kadar iyi değilken şu an dünyanın en popüler yayını yapan şey bence bir iki maddede anlatılabilir;
– Cinsellik, üstte açıklandığı gibi.
– Herkesin ölebileceğinin defalarca örneklerde de gösterildiği gibi sürekli anımsatılması.
– Kitaptan gelen derin bir kurgu ve arkaplan zenginliği, dizide az farkedilse de bu durum, bir olay olurken sanki gerçekten öyle olaylar olmuş gibi geçmişi vb. bağlantıların düşünülüp kurgulanmış olması.

Şahsım adına dizisi bana kitabın yanında bir miktar yavan geldiğinden çok takip etmeyip kitaplarını tercih etmekteyim. Kitaplarına gelirsek kesinlikle iyi bir seri.

Olaydan fazla kopmadan Bernard Cornwell’in serisine dönelim. Önceden Saxon Stories (Sakson Hikayeleri) olarak geçen ama dizinin çıkışıyla dizinin isminin seri ismi olarak kabul edilip (dizi ismi de ilk kitabın ismi) The Last Kingdom (Son Krallık) ismini almış seri. Peki bu seri neden bahsediyor? İzleyenler bilir Vikings serisi daha ilk sezonunda Ragnar Lothbrok’un şu an İngiltere olarak bilinen topraklara yaptığı yağmayla başlayıp daha sonra yeni sezonlarla beraber Fransa’da ki savaşlarını anlatıyor-anlatacak. Bizim TLK serimiz ise bundan belki 50 yıl sonrasını anlatmakta. Ragnar’ın Fransa’yı değil İngiltere diye bildiğimiz topraklarını fethetmeyi çalışan çocuklarının döneminde geçmekte. Ana karakterimiz Uthred oğlu Uthred ki onun da büyükbabası Uthred (bu cümleyi kitabı okuyanları daha iyi anlayacaklar). Uthred’in babası Uthred bir Northumbia yani o zamanda ki İngiltere’nin dört krallığından birinin (Nortrumbia aynı zamanda Vikings’de yağmalanan krallık ki tahmin sadece ama Vikings’de ki o ünlü ilk yağmalanan manastıra yakın bir yerde geçiyor başları kitabın) Ealdorman’ı yani Lord’u. Dane’lerle yani Danimarkalılarla yapılan bir savaşta (kitapta da tekrarladığı üzere yağma yapanlara Viking deniyor fakat bu Danimarkalılar yağma için değil yerleşmek için saldırıyor) öldürülüyor ve Uthred esir düşüyor Ravn oğlu Ragnar’a. Ragnar kendi oğlu gibi bakıyor Uthred’e ve hikaye gelişmeye başlıyor.

Şimdi az bir nefes alalım. Hikayenin devamını anlatmakta kararsızım ki sizde okuyun diye. Roman genel olarak Uthred’in yaşlanmışken anılarını anlatması şeklinde geçiyor ve çok hoş bir dili var. Sürükleyici olmasının yanında çok derin bir kurguya sahip olduğu belli. Henüz fantaziye benzer hiçbir şey çıkmadı. Diziyle karşılaştıracak olursak beni en çok şaşırtan şey dizinin adaptasyonu. Önce dizinin ilk pilot bölümünü izleyip kitabı okuduğumdan herhalde çok şaşırdım çünkü ilk bölümün sonuna kadar olan olaylar kitabın yarısında ancak oluyor. Anladığım kadarıyla kitap çocukluk hallerini temel almış ancak devamı için farklı bir senaryo yazmayı planlıyor ve bir miktar daha ilginci senaryoda yazarın kendisi Bernard Cornwell oturuyor.

Kitaba geri dönersek karakterlerin birbirleriyle bağlanması çok iyi olmasının yanında B. Cornwell çok daha önemli bir noktayı yakalamış bu seride ki, “catch phrases”. Yani öyle cümleler ki kitabı okuduğunuzda aklınızda kalacak şeyler, arkadaşlarınızla tartışırken şakalaşırken kullanabileceğiniz cümleler. Örneğin, GoT’te ki “Winter is coming!” veya “You know nothing, Jon Snow” etc. The Last Kingdom’da en çok hoşuma giden şey ise “Destiny is everything.” ve bu cümle çok iyi işlenmiş bir tema haline gelmekte. Saxon’ların kökenine İngiltere’nin doğuşuna şahitlik etmemizi sağlayan bir seri. Devamı kitaplarını okumadım ama daha çok her biri kitabın ana hikayesi var diye tahmin ediyorum ki bu da seriyi A Song of Ice and Fire’dan ayıran en önemli şey çünkü ASOIF serisi Yüzüklerin Efendisi gibi her kitabı diğerini tamamlayıcı bir şekilde gitmeye çalışıyor.

Yine de okuyacak çok güzel bir seri bulduğuma memnunum. İyi okumalar.

Blindspot, Boşa Geçen Beş Bölümlük Süre

Şu sıralar yeni başlayan dizi olan Blindspot’a bakıyorum. Peki bu dizi niye ilgimi çekti? Çünkü Jaimie Alexander ki Thor filmlerinde oynayan ablamız, bu filmin ana karakteri olan karşımıza çıkmakta.

Üstteki cümleleri 2.bölümü yazdıktan sonra burayı da 5. yani bu yazı yazıldığı andaki son bölümü de izledikten sonra yazmış bulunmaktayım. O yüzden incelememi de öyle yapmaya karar verdim.

İlk iki bölüm

Dizi hemen hemen her film ve dizi de sözü geçen belki de New York Times Meydanında bir polis memurunun yerde bir çanta bulmasını ve üstüne bomba imha ekibini çağırmasıyla başlıyor. Bomba imha görevlisi yavaş yavaş çantaya yaklaşıyor (gariptir ki çıplak elde) ve çantaya yaklaştığında çantada bir hareket beliriyor.  İçindense tamamen dövmelerle kaplanmış çıplak bir kadın çıkıyor. İşte Jane Doe olarak geçen (İngilizce konuşan ülkelerde kimliliği belirlenememiş kişilere Jane Doe denir) J.A.’nın canlandırdığı karakterle böyle tanışıyoruz. Arkasında ismi yazıldığından dolayı dizinin ikinci ana karakteri Kurt Weller ile de ilerleyen dakikalarda karşı karşıya kalıyoruz.

Dizi ilginç başlamış olmasına rağmen kötü oyunculuklar, kötü senaryo, klişe aksiyon sahneleri ile dikkatimi çekmiş durumdaydı ve içimden nasıl oldu da böyle birşey yayınlandı dedim. Klişe aykırı tek şey ise normalde CIA ve NSA, FBI’ı ezerken bu sefer FBI diğer iki agency ile dalga geçmekte. Tamamen saçma ve gerçek dışı birşekilde olayları çözmeye çalışmaktalar hiç bir memurun davranacağı gibi bir senaryo da yok. FBI ajanımız kafasına göre patronuna karşı gelebiliyor etc.

Sonraki üç bölüm

Açıkçası tüm yayınlanmış bölümleri izleyeyim öyle yorum yapayım diye kendimi zorladım ondan dolayıdır ki bu parça var. Dizinin genel hikaye yani asıl olayların olduğu senaryo ilginçleşmesine rağmen de o da klişe sahnelerle puan kaybetmiş durumda. Daha da ne yazacağımı bilemedim.

Senaryo bir miktar iyileşse de oyunculuklar ve konuşmalar vasat altı, dizinin ikinci sezonunu göreceğini zannetmiyorum açıkçası.

Kore Hayranı Kızlara Kısa bir Not

Dün akşam Megabox’ta ki Ateşi Yakalamak filmine arkadaşlarla beraber gittik. Filmden önce reklamlar çıktı. Normalde TV izlemediğim gibi Kore’ye geldiğimden beri de TV izlemedim izlediğimdeyse de kütüphanede ki International CNN olduğundan hiç Kore reklamları görmemiştim.

Film başladığında izlediğim reklamlardan dolayı midem bulanıyordu.

Bu cümleyi açıklayayım. Bir çoğunuzun bildiği gibi Kore kozmetik endüstrisi ile ilgili bir çok ürün üretmekte. Fakat yapılan reklamları gerek kadın güzellik malzemeleri, gerek erkek parfümleri gerek bambaşka malzemeler kozmetikle alakasız malzemelerde hep üstünde durulan tek bir tema vardı. Kadınları tavlamak diyebileceğimiz bir durum. Avrupa ve Amerikan reklamlarında da benzer şeyler gösterilse de daha çok kadınların olan ilgisini artırmak şeklindeyken Kore reklamlarında tamamen kadınları obje haline getiren. Eğer toplumun istediği ölçülere %100 uymazsanız mide bulandırıcı olduğunuzu söyleyen reklamlarla karşılaştım. Bu son söylediğime bir örnek vereyim.

Bir adam telefonda konuşurken bir kadını görüyor. Kadın kafenin içerisinde bir menüyü okuyor bu yüzden sadece gözlerinin ve üstü hizası gözüküyor. Adam ilk görüşte aşık olduğunu düşünüyor. Ardından menüyü düşürünce kadının yüzünün olduğu yere trol bir yüz diyebileceğimiz şekilde çizilmiş karikatüristik bir erkek/kadın yüzüne benzer bir çizim geliyor ve adam kusacak gibi olup kaçıyor. Ardından eğer bu kremi kullanırsanız böyle sahneleri yaşamazsınız denilen bir anlatıcıyla beraber krem sahnesi geliyor.

Üniversitemde ki hiç bir arkadaşımda neyse ki böyle bir tutum görmedim belki de Korece konuştuklarında bu dar kafayla konuşuluyor olabilirler ama haberim yok fakat bu reklamın gösterdiği şey aslında medyanın her ne kadar dramalarda çok hoşmuş gibi gözükse de Kore toplumunda olan kadınları obje haline getirmeye çalışmalarına benzettim.

Benzer bir iki üç reklam daha gördüm. Şahsım adına kadınların bu kadar kolay hakaret edilebilecek, sanki hemen miden bulanacak ve gidip bir başka kadına gideceksin gibi obje olarak gösterilmeleri hoş bir durum olarak gelmedi.

Bu yazdıklarımda ki bazı kelimeleri sanki hakaret ediyormuşum gibi düşünebilirsiniz. Fakat “dar kafalı” vb. gibi ifadeleri direk Kore’de yıllardır yaşayan ve Kore’li birisiyle evli olan Kanadalı bir İngilizce öğretmenimden aldım. Kendisinin dediğini söylüyorum “dünyadaki en fazla ırksal, cinsiyetçi ayrımları yapan toplumlardan biri, fakat o kadar normalleşmiş ki o kadar az diğer toplumlara yansıyor ki gelip bir süre yaşamadan anlaşılması çok zor”.

Bu yazıyı son paragrafı hariç 2013, Kasım ayında yazmıştım son paragrafını ekledikten sonra yayınlama kararı aldım. Kendi şu an ki düşüncelerime gelince. Nasıl Türkiye’de hayat 7 Numara gibi değilse veya Aşk-ı Memnu gibi değilse, dramaları gerçeğe hiç benzetmeyin. Hatta uzakdoğu da peri masalı trendi döndüğünden maalesef daha da uzaklar gerçeklikten. Oraya gidince/giderseniz çok yanlışsın hiç de öyle diyebilirsiniz ama unutmayın siz bir ay veya birkaç aylığına gitmişken ki bu sizi onları hala misafir/turist gözüne sokar, bir buçuk yıl yaşayınca benim gibi veya Kanadalı hocam gibi 7-8 yıl yaşayınca aslında insanların A dediğini ama B düşündüğünü görüyorsunuz.

Bir Pilotun İncelenmesi

Başlığın aslında konuya çok garip durmasının yanında geçen internete Lucifer ve Minory Report adlı başlayacak dizilerin pilot bölümlerinin düştüğünü farkettim az çok birşeyler karalayayım dedim. Ne zamandır yazmaya üşenmekten belki bunlarla kurtuluruz.

Not : Minority Report’u yazmaya da burayı düzeltmeye de üşendim. Sonra başka bir yazıyla yazarım onu da.

Not : Bir miktar spoiler içerebilir ama ilk bölüm yayınına kadar değişme ihtimali var oyuncuların ve senaryonun yani siz bilirsiniz okuyup okumamakta.

Lucifer

Kendimi bildim bileli biblical mitoloji adı verilen eserler hoşuma gitmiştir. Diablo’nun hikayesi veya Mortal Instruments’in teması vb. gibi konular hoşuma gidiyor.

lucifer_by_sandara-d8ov0cv

Bu dizi direk original work adı verilen kategoriye girmiyor. Senaryosu bir çizgi roman serisinin uyarlanması. Çizgi roman olarak Lucifer karakteri ilk defa Sandman – Neil Gaiman tarafından yazılmış bir seri – serisinde görünür oluyor ve ilgi duyulmasının ardından kendi serisine sahip oluyor.

İlk bölümün başında da yazdığı gibi;

“In the beginning…

The angel Lucifer was cast out of Heaven and condemned to rule Hell for all eternity.

Until he decided to take a vacation…”

“Herşeyin başlangıcında…

Melek Lucifer, Cennetten uzaklaştırılmış ve Cehennemi sonsuza dek yönetmeye mahkum edilmişti.

Ta ki tatile çıkmaya karar verene kadar…”

 Konusu tamamen absürd bir şekilde başlayan dizi -aynı zamanda Lucifer gele gele Los Angeles yani Melekler Şehrine gelir tatile- başlangıç müziği olarakta Borderlands serisinin ilk oyununun da açılış şarkısı olan Cage The Elephant – Ain’t No Rest For The Wicked kullanılmışki oyunu oynadığımdan beri favori olan şarkılarımdan biridir aynı zamanda nakaratı da resmedilen Lucifer karakterine çok iyi uymuş.

Karakterimiz İngiliz aksanı ile oynayan uzun esmer birisi -delikanlı desem mi demesem mi diye düşünmedim değil- ismi ise defalarca tekrarlandığı gibi Lucifer Morningstar  – Morningstar sabah yıldızı anlamına gelmektedir ki aynı zamanda Lucifer kelimesi latince de Işığı Getiren anlamına da gelmektedir – duyanları şaşırtmaktadır. En başından beri kim -ne- olduğunu saklamakta uğraşmayan birisi.

Peki çizgi roman uyarlaması olur da hiç mi özel güç olmaz -ölümsüzlüğü saymadım tabi-, Lucifer’in özel gücü ise insanların en derin ve saklı arzularını ortaya çıkarabilme yetisi. İnsanlar ona arzularını söylerken farkında bile olmuyorlar.

Şimdi açık konuşalım bence diziyi izleten tek element Lucifer karakteri ve diyalogları. Araya bir miktar ikinci bir melek sokup alttan derin bir hikaye işlemeye çalışır gibi yapsalar da ne kadar iyi olacağından şüpheliyim. Fakat diziyi izlerken saklanmış detayları görmek eğlenceli olmuyor değil. Örneğin Lucifer’in soyadı veya sahip olduğu gece kulübünün ismi Lux ki bu da ışık demektir. Elinde tuttuğu madalyondaki yazılar (In God We Trust – In God We Condomned olması lazım) veya plakası “FALLEN” diye gördüm ki anlamış düşmüş olan demektir genelde Cennetten kovulan meleklere söylenir.

Ek not : Callifornication yapımcısından çıkıyor seri.

Araya trailer atıp bitirelim.