Marslı – Andy Weir

the-martian-andy-weir
Uzun zamandır yazmamıştım bugün kitaplığımda bir iki ay önce okuduğum Marslı adlı kitabı görünce niye onu yazmayayım ki, dedim ve işte burdayım.

Öncelikle kitabın içine bakınca görebileceğiniz gibi yazar Andy Weir edebiyat kökenli veya normalde roman yazan birisi değil. Benim gibi programlama temelli olan Andy Weir kitabı internette yazmış ve yayınlamış çok popüler oluncada yayınevlerinden biri yayın haklarını satın almış.

Kitabın konusu şu; teknoloji ilerlemiş ve sonunda aya yaşayan insan gönderip geri getirme projeleri hayata geçirilmiştir. Ares I projesi ilk Marsa insan projesi olmakla beraber hikaye Ares III’te geçmektedir (öyle hatırlıyorum). Ana karakterimiz ise talihsiz bir kaza ile Mars’ta tek başına kalmış ve onun hayatta kalmaya çalışmasını anlatıyor.

Kitap zaman zamana bir miktar sıkıcı hali almakta bunun sebebi ise yazarın olan olayları olabildiğince bilimsel hesaplamalarla da anlatmaya çalışması ve şahsım adına bağzen kendimi kayıp gibi hissetmeme rağmen çok da hoşuma giden bir özelliğiydi bu kitabın.

Şimdi size yukarıda bir konu verdim ve belki okurken daha fazla şey bekleyebilirsiniz amma velakin bu kadar. Konu tamamen yazdığım kadarla kalmakta ne daha fazla ne daha az. Peki bu kitap niye bu kadar başarılı? Ana karakterin eğlenceli konuşmaları ve değerlendirmeleriyle günlük gibi geçen bu kitap (selam Robinson Crusoe) ne kadar normal okuyucuları sıkabilecek bilimsel hesaplamaya sahip olsa da kendini okutuyor. Şahsım adına bir gecede sabaha kadar okuyarak bitirdim kitabı.

Eksileri
– Eğer İngilizce’den kitap okumaya alıştıysanız çeviri de bir kaç noktada garip hissedebilirsiniz çünkü karakterin kullandığı deyimlerin Türkçe karşılığı veya bizim günlük dilimizde karşılığı çok kullanılmadığından garip kaçabiliyor.
– Konu sabit ve hikayenin devamını bekledim bir yerden sonra ama kitap bitmişti

Artıları
+ Gerçekten sürükleyici
+ Karakterimiz inanılmaz derecede eğlenceli bir düşünme yapısına sahip
+ Modern bir Robinson Crusoe ama hiç de taklit gibi hissettirmiyor

Açıkçası eğlenceli, sürükleyici ve hoş bir kitap okumak istiyorsanız kesinlikle öneririm ama ne derinlemesine bir konu ne derin bir edebiyat ne de iyicene bir psikolojik inceleme yapan romanlardan biri olduğunu zannetmeyin.

Kore Notları 1

Tamam artık bir ayı geçti Kore’ye geldiğimden beri yazıyı yazabilirim… Gibi bir durum yok elbette ^^. İlk hafta yazacak bir şeyim yoktu sonraki üç haftanın tüm suçu ise okuduğum üniversitenin inanılmaz yoğun programındandı. Fakat bir şeyler yazmazsak da olmaz değil mi :).

14 Şubat 2013’te İstanbul Atatürk Uluslararası Havalimanı’ndan Etihad havayollarının aktarmalı uçuşu ile Seoul’e uçtum. 15 Şubat 2013, 11:30 gibi Seoul’e vardık. Hafiften acıkmıştık. Ancak yiyeceğim şeylere dikkat etmem gerekiyordu çünkü (alkol, domuz eti vb. gibi şeyler yemem) içindekilerin ne olduklarını okuyamıyorum. Gelelim karşılaştığımız ilk probleme:
* Türkiye’de büyükler çok söyler “İngilizce öğrenin dünyanın her yerinde geçer sıkıntı çekmezsiniz…” … Siz öyle sanın. Kore’de İngilizce bilen sayısı çok az neyse ki elbette havalimanındakiler konuşabiliyor ama burada da İngilizce konusunda ikinci probleme geliyoruz. Telaffuzları çok kötü ve neredeyse yalnızca o telaffuzda konuşanları anlıyorlar. Yani zero dediğinizde anlamayabilirler çünkü zero onlarda ciro gibi okunuyor.

Bir problem daha yaşadık WC’ler konusunda ama çok bahsetmek istemiyorum. Gerçekten merak edenler Kore’ye gidenlere Türkiye’de ki ve Kore’de ki wc farkını sorabilir.

Ardından Soeul’de kalan arkadaşlarım beni buldular ve onların kaldığı yere gittik. İki gün dinlenip KTX adı verilen hızlı trenle Ulsan’a vardım.
KTX konusunda bir açıklama yapayım ama ondan önce bir açıklama daha yapayım. Bildiğiniz gibi 20. yy başlarında Kore, Japon işgaline uğradı. Haliyle Kore’de Japonya ve ilgili şeyler öyle çok da sevilmez. Bunu Seoul’de hissetmeniz biraz zor ama Japonya’ya yakın olan Busan ve Ulsan’a gelince anlıyorsunuz. KTX örneğiyle daha iyi açıklayabilirim. Kore hızlı treni yapacakları zaman iki seçenekleri vardı ya teknolojiyi Japonya’dan ya da Fransa’dan alacaklardı. Onlar da Fransa’yı tercih ettiler çünkü dediğim gibi Japonya’yı çok sevmezler. Öyle bir nefret değil bu çünkü en küçük çocukları bile One Piece bilir ama kendilerinin de dediği gibi olabildiğince farklı olmaya ve farklı olduklarını ifade etmeye çalışırlar.

İlk hafta yatıp dinlendikten sonra ikinci hafta üniversitem 울산과학기술대학교 veya diğer yazılışla UNIST, Ulsan National Institue of Science and Technology’nin oryantasyon programı başladı. Dolu bir haftanın hemen ardından dersler başladı ve ödevler çok hızlı ve fazla olarak verildi. Okul hakkında tekrardan daha detaylı konuşacağım ama önce iki detayı açıklayayım geri kalanlar başka bir yazıya kalacak :).

* Bildiğiniz gibi bizim ülkemizde İngilizce eğitimi çok da iyi değil (Kore ve Japonya’dan iyi) ancak az veya bilmeyen insanlar bile çat  pat tek tek kelimelerle konuşur yabancılarla anlaşır. İşte Kore’de bu tam tersi. Uluslararası öğrencilerle ilgilenen ofisteki abinin deyimiyle “Kore’liler bir işi yaptı mı tam yapmak istediklerinden ve İngilizce’leri de tam olmadığından konuşmak için çok utanıyorlar.” peki bunun dezavantajları nelerdir bana? Kimse benimle konuşmuyor. Herkes görmezden geliyor. Afişler Kore’ce, bazı derslerde hocaları uyarmasak Kore’ce gidiyorlar ki hatırlatırım bu üniversite özellikşe %100 İngilizce sloganıyla ilerliyor. Ama duyduğuma göre diğer yabancı öğrencilerden önceden daha kötüymüş bu durum git gide iyileştiğini söylüyorlar durumun.

* İkincisi ben de müzik eğitimine verilen önemden faydalanıp ilk dönemden Music and Creativity (Müzik ve Yaratıcılık) dersini alarak Piano öğrenmeye başladım :). Şu an daha G position’dayım ama elimden geldiğince öğreniyorum :).

Sağlıcakla kalın 😀